(Geçen Haftadan Devam)
1953 yılında, çiçeği burnunda bir avukat olan Mithat ÖZKÖK’ün öncülüğünde bir grup genç, kasabaya gelir sağlayacak turizm bilincini geliştirmek üzere çalışmalara başladılar ve 1958 yılında Turizm Derneğini kurdular. Halkı, ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılayacak otel, lokanta ve gazino açmaya teşvik ettiler. Bunlara ilaveten, ev pansiyonculuğu da kısa süre içerisinde yaygınlaştı. Yaklaşık 4500 kişinin yasadığı kasabada, misafirlere son derece iyi davranılıyor, onların memnuniyeti için büyük bir gayret sarf ediliyordu. Turisti aldatan, fahiş fiyatla satış yapan tek kişi bile olmuyordu. Gazino ve lokantalarda, sokaklarda plaj kıyafeti ile dolaşan turist hanımlara hoşgörü ile davranılıyordu. 1955 yılından itibaren kasabanın gördüğü ilgi, “ Karadeniz kıyısında bir turizm mucizesi” olarak basında ve radyo programlarında konu edilmeye başlandı. Yaz aylarında kasabanın nüfusu on binin üzerine çıkıyor, hafta sonları ve bayramlarda insanlar konaklayacak otel-pansiyon bulamadığından plajlarda sabahlıyordu.
Ünü gittikçe artan, o yılların popüler magazin dergilerinde ve radyo programlarında adından sık sık söz edilen kasaba, hızlı bir şekilde göç almaya başladı. Göç eden aileler öncelikle orman alanlarına yakın köyleri tercih ediyorlardı. Özellikle Doğu Karadeniz’den, Doğu Anadolu’dan gelen geçmişinde tarım olan çok sayıda insan, akrabalarının yardımıyla kasabada çoğalıyordu. Bu istek, kasabanın sosyal yapısını ve turiste yaklaşımını etkilemeye başladı. Bunun yanında, denizin, kumun, ormanın cömertçe yan yana geldiği kasabada, yazlık edinmeyi arzu eden insan sayısı hiçte az değildi. Bu durum, deniz kıyılarının ve ormanlık alanların üzerindeki yapılaşma baskısını daha da artırdı. Artık, kasabadan söz etmek mümkün değildi. Özellikle yaz aylarında, koca bir şehir vardı, kıyı boyunca yayılmış. Göç eden insanların ve yazlıkçıların konut gereksinimi, çarpık yapılaşmayı adeta patlattı. Şehir imar planı ilk kez 1970’li yıllarda yapıldı. Yaz ve kış nüfusları arasında büyük fark olan eskinin kasabasında, artan nüfusla birlikte mahallecilik çekişmeleri had safhaya vardı. Merkezi idarece yapılacak her yatırımın yeri; okul, hastane, kütüphane… hep tartışıldı. Bir grup insan “bizim mahalleye yapılsın” derken, diğerleri “ hayır bizim mahalleye yapılsın” dedi. Bu çekişme, şehrin ortasındaki cazibe merkezi olan plaj bölgesinin balıkçı barınağına dönüştürülmesini gündeme taşıdı. Gözleri kör eden çekişme sonucunda, 1979 yılında şehir merkezindeki plaj alanını da içine alan bölgede balıkçı barınağı inşaatına başlandı. Bu durum, turizme büyük darbe vurdu. Artık, şehir merkezinde pırıl pırıl bir denizden söz etmek mümkün değildi.
Yaşanan; plansız, programsız, alt yapısız bir kentleşmeydi. Kilometrelerce uzanan, nüfus yoğunluğu çok az olan bir bölgeye kentsel alt yapıyı taşımak o zamanın imkanlarıyla mümkün değildi. Bu durum, çevre sorunlarını ayyuka çıkardı. Artık, fosseptiklerle kanalizasyon sorununu çözmek mümkün değildi. Yol sorunu, su sorunu, kanalizasyon sorunu, Pazaryeri sorunu, plaj sorunu üst üste ekleniyordu. Sorunlar çığ gibi büyürken, dereler ve denizde hızla kirleniyordu. Yegane tehdit kirlilikten gelmiyordu, yaşanan bir yok oluştu, tükenmeydi. Kenar mahalleleri çevreleyen; simge olmuş, özenle korunmuş ormanlıklar, bina yapılmak üzere bir bir yok ediliyordu. Gökyüzünü kaplayan dev boydaki kestane ve karaağaçların baskın olduğu “kokurdan”, elenti otlarıyla, çayırıyla, çimeniyle, mantarıyla yok olmuştu. Para kazanma hırsı, ne tarihi kalıntı tanıyordu, ne de doğal zenginlik. Daha fazla ürün elde etme isteği, bahçesinde sebze meyve yetiştiren köylüyü de gübreyle tanıştırdı.
Yıllar geçtikçe, şehrin turizm itibarı ve çekiciliği azalıyordu. Artık, hiçbir şey eskisi kadar güzel ve lezzetli değildi. “ Nerede kalmıştı o ağız yakan tada sahip, iri iri domatesler, su gibi salatalıklar…” Ormanların ve fındıklıkların alt örtüsünde yer alan yabani çilekler, zirai ilaçların ve kesim motorlarının etkisiyle yok olmaya yüz tutmuştu. Artık, içme suyu kalitesinde pırıl pırıl akan derelerden söz etmek mümkün değildi. Akarsularda tavuk kümeslerinin ve zirai ilaçların izleri kolaylıkla fark ediliyordu. Yukarı mahalleden Faryana, Konak Bayırına tarih içinde yolculuk yapıyorum. Ne, kaba yontulmuş ahşap oturaklarda soluklanan yaşlılardan, ne de göçüp giden atalarına, fatiha okuyan insanlardan eser görüyorum. Konak bayırında; ulu meşelerin, her daim hüzün veren selvilerin yerinde yeller esiyor…
Parıldayan kent, artık ne yurtdışından gelen turistleri cezbediyor, ne de ülke içinden gelen insanları… Tam aksine göç veriyor. Yerli ve yabancı tur operatörleri, güzergah belirlerken, eskiden “mutlaka görülmeli” dedikleri yorgun ve tüketilmiş şehri, bugün “kayda değer” bulmuyorlar. Artık yerel gazete, şehrin isminin önüne yeşil sıfatını koyarak çıkmıyor. Kısacası, “ parıldayan kent” ışık saçmıyor, geleceğe… Bir ümit, yaşananları; sosyal ve ekolojik bir müze olarak inceleyerek, ders çıkaracak, bu şehrin gençliğinde olabilir. Kırılan yumurtayı tamir etmek zordur elbet. Anadolu’da güzel bir gelecek bekleyen; onlarca, yüzlerce kent, parıldayan kent öyküsünden ders çıkarmalı, ibret alarak geleceğe umutla bakmalıdır.
NOT: Çalışmalarından yararlandığım Sayın Kenan OKAN’a teşekkür ediyor, Av. Mithat ÖZKÖK ve Mali Müşavir İrfan TOPUZ’u rahmetle anıyorum.